Kenan Atasoy - Onursal Danıştay Üyesi
Köşe Yazarı
Kenan Atasoy - Onursal Danıştay Üyesi
 

Ayetler Işığında - Laiklik, Özgürlük ve Demokrasi

Laiklik ülke nüfusunun tümünü temsilen hizmet gören devletin her din ve inanca sahip kişiler arasında adaleti muhafaza için tarafsız olma halidir. Laiklik dinsizlik değildir, inancın ve vicdanın özgürleşmesidir. Laiklik özetle din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayrı tutan yönetim anlayışıdır. Öncelikle şunu kabul etmemiz gerekir, devlet bir kurumdur. Kurumların dini olmaz, insanların dini olur. Bir diğer ifade ile Müslüman devlet olmaz, devletin Müslüman vatandaşları olur. PROF. Dr. Ali Fuat Başgil “Laiklik din hürriyetini ve bundan doğan vatandaş haklarını düşmanlarına karşı korumaktır. Devlet hayatında laikliğin gayesi budur. Laik devlet din hürriyetini ve dindarı her çeşit tecavüze karşı koruyan devlettir” demektedir. Bu sayededir ki laikliğin yönetim biçimi olduğu uygar ülkelerde Müslümanlar özgürce ibadetlerini yapabilmektedirler. Atatürk’ün görüşü de bu doğrultudadır: “….din özgürlüğü ancak laiklik prensibine bağlanmakla korunabilir.” Atatürk’ün ifadesiyle “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.” Laiklik, devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmaması, yönetimin dinler karşısında tarafsız olması demektir. Bu ifadeden çıkarılacak sonuç, devletin her vatandaşına eşit muamele yapmasıdır. Laik devlet yönetiminde vatandaşlar arasında inançları nedeniyle ayırım yapılmaz. Bu suretle yönetime hakim olan inanç sahibi çoğunluğun azınlıkta olanlara baskı yapmaları önlenmiş olur. İslamiyet bunu emreder. Dinde baskı, zorlama yoktur (Bakara 256) Gaşiye suresinin 21 ve 22. ayetlerinde de Hz. Peygambere, “Öğüt ver, çünkü sen öğüt vericisin.” “Onların üzerinde zorlayıcı değilsin” denilmektedir. Yine Rad suresinin 40. ayetinde “….sana ancak (Allah’ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir” ifadesi yer almaktadır. Laikliğin olmadığı ülkede demokrasi de din özgürlüğü de yoktur. Laiklik demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bu nedenledir ki laikliğin benimsenmediği İslam devletlerinde gerçek demokrasi yoktur. Müslüman’ım diyenlerin dahi din anlayışları birbirinden farklı olabilmektedir. Algılama ve yorum farkı vardır. Eğer öyle olmasaydı Müslümanlar arasında mezhep, tarikat farkı olmazdı. Laik olmayan yönetimlerde iktidardakinin inancı ne ise diğerlerine de aynısı dayatılacaktır. Bir diğer ifade ile, “Benim dediğim gibi inanacaksın”, anlayışından kaynaklanan diktatörlük söz konusudur. Dinler insanlara doğru yolu göstermek ve toplumsal barışı sağlamak amacını güttükleri halde siyasallaşan İslami yönetimler kendi inancını paylaşmayanlara baskı kurabilmekte, hatta bu husus savaş nedeni olabilmektedir. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Örneğin her ikisi de Türk asıllı  oldukları halde Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki Çaldıran savaşının ana nedeni mezhep ayrılığının tetiklediği isyanlardır. Bugünlerde Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da aynı dram yaşanmaktadır. Taraflar “Allahü Ekber” nidalarıyla birbirlerine saldırmaktadır. Birbirlerinin camilerine bomba atacak kadar azıttıkları görülmektedir. Oysa Müslüman’ın kanı Müslüman’a haramdır. Akıllarını kullanmayan toplumlar emperyalistlerin uşağı olmaktan kurtulamıyor. Haşr suresinin 14. ayetinde işaret edildiği gibi, aklını kullanmayan toplumlarda gönül birliği olmaz. Oysa İslamiyet barış dinidir. Allah’ın emirlerine saygı, yarattıklarına sempati ile bakmak gerekir. Bireyler kendileri gibi düşünmeyenleri de Allah’ın takdiri bu yolda olduğundan, yaratılanı yaratandan dolayı hoş görüp laik düzen içinde bir arada daha mutlu yaşamanın yollarını aramalıdırlar. Din Allah’ındır (Zümer 3). İman vicdan işidir. Din adına kimse zorbalık edemez. Hiç kimse Allah’ın dinini sahiplenip, O’nun adına yargılama yapamaz. Sorgulamak yetkisi Allah’a aittir (Gaşiye 26). Hesap gününün sahibi Allah’tır (Fatiha 4). Bir ülkede laikliğin olması için insanların farklı inanç sahiplerine hoşgörü ile bakmaları, birey olarak onların haklarını kabul etmeleri ve saygı göstermeleri gerekir. Siyasi nedenlerle birbirlerine ters düşen grupların rakiplerini din dışı göstermeye çalışarak, kendi iktidarlarını halkın nezdinde meşrulaştırma gayretleri laikliği özümseyememiş toplumlarda maalesef görülmektedir. Hesap gününün sahibi Allah’tır (Fatiha 4). Toplumu ayrıştırıcı bu tür söylemler İslam’a aykırı olduğu gibi aynı zamanda siyasete olan güvenin sarsılmasına ve ulusal birliğe zarar veren uygulamalardır. Laikliğin önemini Erdal İnönü çok güzel ifade etmiş, şöyle diyor: “Demokrasi su ise testisi laikliktir. Testi kırıldı mı bu toplumu kimse bir arada tutamaz.” Laiklik dinin ve vicdanın özgürleştirilmesidir. Laik yönetim insanların din ve inançlarını serbestçe yaşamalarına olanak sağlar. İnanmak kalp, gönül işidir. Dolayısıyla laiklik İslamiyet’in özünde vardır. Nitekim uygulamaya dönük olarak Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 3 Şubat 1057 tarihinde din işlerini saltanattan ayırdığı, dünyevi yönetim olan saltanatı kendisi üstlenerek, din işlerini devletten maaş alan bir imama bıraktığı, bu uygulamanın laik görüşü dünyaya yayan Fransız devrimine ışık tuttuğu ifade edilmektedir. Özetle Fransız devriminin ortaya koyduğu laiklik anlayışı İslamiyet’in özünde de vardır ve Atatürk’ün laiklik anlayışı bu temele dayanır. Baskıdan korktuğu için Müslüman’ım demekle kişi Müslüman olmaz. Dini inanç, içsel bir biliş, özümseme halidir. “Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” atasözümüz bunun veciz ifadesidir. Paranın nerede olduğu belki öğrenilebilir ama insanın kalbinde ne olduğu bilinemez. “Dinde zorlama yoktur (Bakara 256). Dinde zorlama olmaması inanç özgürlüğüdür. Yunus suresinin 99. ayetinde yüce Allah Hz. Peygambere şöyle buyuruyor: “Eğer senin Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi.Ama bunu irade etmedi. Şimdi sen mi imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın?” Kafirun suresinin 6. ayetinde şöyle deniliyor: “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” Yine Şura suresinin 48. ayetinde  “Yüz çevirirlerse, biz seni onlara bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece bildirmektir” ifadesi yer almaktadır. Kehf suresinin 29.ayetinde de “De ki, gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkar etsin” deniliyor. “…o halde sen yumuşak ve iyi davran! Hoşgörü ile hareket et!” (Hicr 85). Ali İmran suresinin 159.ayetinde Peygamberin hoşgörülü davranması övülmüş “Kaba ve kötü yürekli olsan yanından dağılıp giderler. Öyleyse kusurlarına bakma, bağışlanmalarını iste. Her konuda görüşlerini al. Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’a güvenip dayan” denilmiştir. Yüce Allah’ın Hz. Peygambere vermediği dinde zorlama yetkisini Müslüman yöneticilerin kullanmaya kalkmasının haklı bir açıklaması olamaz. Bu sıkça rastladığımız bir durumdur. Dinciler kendilerine yönelik bir eleştirinin haklılık payını tartışmak yerine, karşı tarafın inancının olmadığı yönünde kehanette bulunarak ya da mensubiyetini hatırlatarak, yapılan haksızlığı gizlemek, kişisel ayıplarını saklamak yoluna giderler. Ayrıca kamuoyuna hesap veremeyenlerin temsil ettikleri makamın adını öne çıkarıp, işgal ettikleri kurumun itibarını kalkan olarak kullandıklarına sıkça rastlanmaktadır. Gerçek Müslüman aklı ve bilgisi ile hakikati bulandır. Telkin ve zorlama ile kalplere iman zerk edilemez. İman inançtır, kişinin düşünce ve iradesi ile kalbine yerleşir. Bu da aklın özgürlüğü ve özgür düşünce ile elde edilir. Kuvvet kullanarak kişiye Müslüman olduğunu söyletmek, kalben tasdik edilmedikçe hiçbir şey ifade etmez. Maide suresinin 41.ayeti bunu şu şekilde ifade eder: “Kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla iman ettik diyenler sizi aldatmasın!” Yine Bakara suresinin 8.ayetinde “İnsanlardan inanmadıkları halde Allah’a ve ahiret gününe inandık diyenler de vardır” denilmekte, iman için kalbin tasdikinin esas olduğu teyit edilmiş olmaktadır. O halde, zorlama ile iman olmadığına göre, inanç özgür olmalıdır. Laiklik din ile devlet işlerini birbirine karıştırmamaktır. Özgürlük de ancak laik ve demokrat ülkelerde vardır. Bugün demokrasisi gelişmiş Hristiyan Batı toplumlarında devleti yönetenler eskiden yaşadıkları din savaşlarından ders alarak husumetlerini bir kenara bırakıp bir araya gelebilmişler, birlik oluşturmuşlardır. Laiklik ilkesine uyarak insanların dinine karışmadıklarından bu ülkelerdeki Müslümanlar da serbestçe dinlerini yaşayabilmektedirler. Devletin en önemli görevi, hangi inanç grubundan olursa olsun bütün insanlara özgürce kendilerini ifade etme hürriyeti sağlamak ve bir inanç grubunun diğerleri üstünde tahakküm kurmasına müsaade etmemektir. İnsanlar arasında ayrım yapmadan, onlara eşit davranmak ancak laik ve demokratik yönetimle mümkün olur. Eşitliğin ve yardımlaşmanın önemine işaret eden Yunus Emre şöyle der: “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.” Açıkladığım gibi özünde laiklik İslamiyet’le çatışıyor olmasa da bu temelde görüş birliği olmadığından, kuram olarak gerektiği gibi uygulamaya yansıtılamamıştır. Bugün dünyaya yayılmış olan laiklik anlayışı Fransız devriminin ürünüdür. Hristiyanlıkta ruhban sınıfı vardır ve geçmişte devletle iktidar mücadeleleri olmuştur. Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laikliğin kabul edilmesiyle bu sorun çözülmüştür. İslam dünyasında ise ruhban hayatı yoktur. Din alimleri genelde iktidarın yanında ya da emrinde olmuşlardır. İktidarlar da bu gücü elde tutarak, onların desteklerini sağlamışlardır. Demokrasi rejimi İslam’a uyan siyasi anlayıştır, tek adam hükümranlığını reddeder. Bakara suresinin 104.ayetinde “Ey iman edenler! Peygambere “Bizi güt” demeyiniz, “Bizi gözet” deyiniz denilmesi isteniyor. Halkı sürü, kendilerini çoban gibi görmek isteyen anlayışa en güzel cevap budur. Halk özgür olmalıdır. Yöneticiler halkın olduğunu bilmeli ve hesap verebilir olmalıdır. Eğer halk yönetimin baskısından korkuyorsa orada demokrasi yoktur. İbni Haldun şöyle demiş: “Zulüm, ümranın (bayındırlığın, mutluluğun) harap oluşunun habercisidir.” Zulüm gördüğü için isyan eden ve iç savaş yaşayan toplumlarda kentlerin nasıl harabeye döndüğünü Halep örneğinde olduğu gibi, yakın komşularımızda görmekteyiz. Yönetenler hadlerini, idareciliğin kendilerine tevdi edilmiş bir emanet olduğunu bilmeli, halka saygılı olmalıdırlar. Hz. Peygamberin deyimiyle: “Dilleri ile insanları kıranları, ibadetleri temizleyemez.” Sonuç olarak yöneticiler seçimle gelmeli, işgal ettikleri makamı seçmenlere borçlu olduklarını bilmelidirler. Yine bilmelidirler ki bu emaneti onlara veren halk, onu geri almasını da bilir. İşte bu rejimin adı demokrasi yani halk idaresidir. Zorbalıkla elde edilen iktidara saygı olmaz. Nisa suresinin 59.ayetinde “Resule, sizin seçtiğiniz hüküm ve yetki sahiplerine de itaat edin” denilmekle, kendilerine itaat edilmesi istenen yöneticilerin seçimle gelmiş olması gereğine işaret edilmiş olunmaktadır. Kur’an’ın indirildiği tarihte Arap yarımadasında “Demokrasi” kavramı olmadığından, bunun yerine “Şura” kavramı kullanılmıştır. Şura, danışma, müşavere, herkesin görüşünü, oyunu ifade etmesi anlamındadır. Şura suresinin 38.ayerinde müminlerin dayanışma içerisinde oldukları belirtilir. Ayette “Onların işleri, aralarında danışma iledir” denilmektedir. Hz. Peygamberin Uhud savaşında düşmanı Medine’nin içinde mi dışında mı karşılamalı yönünde halkın görüşünü alması, şura uygulamasına örnektir. Kamuyu ilgilendiren bir hususta halkın oyunu belirtmek hakkını yok saymak despotluktur. Bu da İslamiyet’le bağdaşmaz. Günümüzde imamların demokrasiyi savunanına pek rastlanmaz. Çünkü onların aldığı ölçüt 1400 yıl önce yaşamış imamların görüşüdür. On dört asır önceki toplumda demokrasi yani halk idaresi hayal bile edilemeyen bir yöntemdi. Din özgürlüğünün yani laik yönetimin olmadığı devletlerde farklı inançtaki azınlıklara, mezheplere tahammül edilmez. Oysa Kehf suresinin 29.ayetinde “De ki, hak (gerçek) Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” denilmekte, devamında zalimlerin azaba uğrayacakları belirtilmektedir. Yunus suresinin 108.ayetinde de “Yola gelen kendisi için gelir, sapan kendi zararına sapar” denilmektedir. Anayasamızın 10. Maddesine göre “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” Anayasamızın 24.maddesiyle de “Din ve Vicdan Hürriyeti” teminat altına alınmıştır. Anılan maddeye göre “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.” Anayasamızın değiştirilemez olduğu vurgulanan 2.maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” denilmesine karşın ülkemizde yönetenlerle yönetilenler, seçenlerle seçilenler arasında farklı mezhep ve inançtan kaynaklanan sorunlar olabilmektedir. Kişisel haklar yönünden de tam bir eşitlik yoktur. Örneğin seçenler ile seçilenler, emeklilik, maaş ve sosyal haklar bakımından farklı yasalara tabidirler. Çocukluğumuzda söylediğimiz “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz tümcesi mazide, Onuncu Yıl Marşında kaldı. Öğrencilik dönemim olan 1950’li yıllarda demokrasinin beşiği olan İngiltere’den dahi iyi bir rejimimizin olduğunu düşünürdüm. Çünkü bizdeki rejim monarşi değildi, lordlar, avam diye ayırım yoktu. Ancak bir ülkede haklarda tam bir eşitlik yoksa ve laiklik ilkesi benimsenmemişse yönetsel rejimin adının cumhuriyet olması adaletin tecellisi için yeterli olmuyor. Laikliği İslam karşıtı olarak göstermek doğru değildir. Din serbest, özgür irade ile yapılan bir tercihtir. Bir şeye iman etmek, o şeyi gönül huzuru ile benimsemek ve ona içtenlikle inanmakla olur. Din ve vicdan hürriyeti bugün çağdaşlığın, medeniyetin, insan haklarının kaçınılmaz kuralları arasındadır. Din insanların kendi tercihleri ile kabul edip yaşamaları gereken bir olgudur. Zorlama ile yapılan amellerde sevap da söz konusu değildir. Çünkü amellerin ibadet niteliği kazanması için gönül hoşnutluğu ve iyi niyet gerekir. Özgürce iradesini kullanacak insanların eğitimli ve irade sahibi olmaları da çok önemlidir. İslam dünyasının demokratik bir yönetim oluşturmakta geç kalmasının bir nedeni de eğitim düzeyinin düşük olmasıdır. Hz. Ali’ye atfen söylendiği gibi, “Zalimlerin saltanatı cahillerin omuzlarında yükselir.” Demokrasinin yerleştirilmesinde en büyük engel cehalettir. Cahil toplumlar kendilerini yönetecek bilgi ve iradeye sahip değildir. Biat kültürü sorgulamaya engeldir. Nüfusun büyük çoğunluğu fakir ve cahil olan toplumlarda iktidarlar içinde bulunulan durumun Allah’ın takdiri olduğunu ve tevekkülle karşılanması gerektiğini öğütleyerek sadaka örneği yardımlarla halkın desteğini sağlama yoluna gidilebilmektedir. Eski ABD Başkanı John F. Kennedy şu değerlendirmede bulunuyor: “Demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkı güvenliği için tehlikedir.” Friedrich Nietzsche de şöyle diyor: “Cahil bir toplum özgür bırakılıp, kendine bir seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır.” Gücünü cahil insanlar topluluğundan alan iktidarlar toplumu ileriye getiremez, getirmezler. Ayrıca köle düzenine alışmış fakir toplumlar kolayca satın alınabilir. Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau (1972-1778) bu konuda şöyle diyor: “Demokratik düzen ancak, hiçbir yurttaşın ne başkasını satın alacak kadar zengin, ne kendini satacak kadar yoksul olmadığı bir toplumda mümkün olabilir.” Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu 18 Şubat 2008 tarihli konuşmasında şöyle diyordu: “Laiklik hiçbir zaman dine karşı bir inanç ve ideoloji değil, aksine din özgürlüğünü güvence altına alan, farklı inançların barış içerisinde ve karşılıklı hoşgörü içerisinde bir arada yaşamasına imkan sağlayan bir ilkedir, yöntemdir ve mutabakattır. Din sadece belli bir kurumun değil, hepimizin ortak bağıdır. Biz hem dinimizi doğru öğrenmeyi, doğru tanımlamayı ve çağdaş dünyanın ürettiği değerlerle buluşmayı, hem de laikliği, demokrasiyi, insan haklarını bir arada, birini diğerine feda etmeksizin götürmeliyiz. Bu Atatürkçülüğün gereğidir ve bu Atatürk’ü doğru anlamamızla ilgili bir husustur.” Atatürk şöyle diyordu: “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Osmanlı padişahları fethettikleri topraklarda yaşayan gayrimüslimleri din değiştirmeye zorlamamışlar, mabetlerine dokunmamışlar, itaat etmeleri şartıyla can ve mallarını güvenceye almışlardır. Asırlarca Osmanlı hakimiyetinde yaşayan Balkanlardaki halkların istek dışı, zorlama ile İslamlaştırılmaması nedeniyle dinlerini aynen muhafaza ettikleri, Osmanlı yönetimi güç kaybedince de dinsel farklılıklarını aralarında birleştirici güç olarak kullanmak suretiyle Osmanlı’ya karşı geldikleri bilinmektedir. Oysa emperyalist Batı ülkelerinin uyguladıkları politika tamamen farklı, zorlamaya dayalı ve acımasız olmuştur.  Alphonse de Lamartine yazdığı “Osmanlı Tarihi” adlı eserinde şu mukayeseyi yapmış: “İslamiyet Osmanlıların elinde yanlış yorumlandığı için inanmaktan, itaat altına almaktan başka bir şey bilmez iken, Hristiyanlık yaptığı fetihlerde toplumu eritme ve onlara egemen olma yoluna gidiyordu. Hristiyan batının Avrupa’da Yunanlılardan ve Romalılardan Afrika’da Mısırlılardan devraldığı bu eritme ve yönetme ruhu, sürekli eylem içinde olan kendi ırklarının, Doğunun ataerkil, kahraman, yiğit, fakat zaferden sonra gevşeyen ırklarına kısa sürede üstün gelmesini sağlayacaktır.” Yazıda özetle “Hristiyan ülkeler işgal ettikleri topraklarda yaşayan halk arasında ayrılıkçı inanç ve görüşleri tahrik ederek, kendi hükümranlıklarına engel teşkil edecek güçleri etkisizleştirmekte, onlara kendi yaşama tarzlarını, dinlerini, dillerini dayatarak eritip, yönetmektedirler. Misyonerlik faaliyetleri yoluyla bugün dünyada en yaygın din Hristiyanlık olmuştur. Osmanlı devleti yaklaşık beş yüz yıl Balkanları elde tuttuğu halde halkların dinlerine, dillerine, kültürlerine karışmamış, İngiltere’nin yaptığı gibi eritme politikası uygulayarak onları sömürmemiştir. Günümüzde laiklik sayesinde gerek yurt içinde gerekse yurt dışında insanlar inandıkları gibi dinlerini yaşama olanağını bulmuşlardır. Devletin dini adalettir. Bir diğer ifade ile herhangi bir devlet adalete uygun yönetiliyorsa o devlet İslami devlettir. Müslüman halkın, daha adil olan, adaleti sağlayan batılı ülkelere kaçışı boşuna değil! Mümtehine suresinin 8.ayetinde şöyle denilmektedir: “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adil olanları sever.” Kur’an haksızlık edenlerin dışında kitap ehli Yahudi ve Hristiyanlarla da iyi ilişki kurulmasını istemektedir. Ankebut suresinin 46. Ayetinde “Zalim olanları hariç, kitap halkıyla en güzel bir biçimde tartışın ve “Bize indirileni onayladık ve size indirileni de onayladık. Bizim Tanrımız sizin de Tanrınız birdir. Biz sadece O’na teslim olduk” deyin.” İfadesi yer almaktadır. Başkalarının inancına hakaret betmeyin, saygılı olun (Enam 108). Ancak dininizle alay eden müşr,kleri dost edinmeyin (Maide 57). Montesquieu şöyle diyor: “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince, o rejim mahkum olmuştur.” Fatih Sultan Mehmet “Aklı öldürürsen, ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür. Kadı’yı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün Devlet de ölür” diyor. Her din ve inançtan insanlar eşit muamele görüyorsa, bu yönetim İslam’a uygundur. Saygı, sevgi ve hoşgörü İslami faziletlerdendir. Laikliğin olmadığı devletlerde, inanç bakımından azınlıkta olanlara yapılan baskılar nedeniyle huzur yoktur, çatışma vardır. Özellikle adalet duygusunu hakim kılmak gerekir. Montaigne’nin ifadesiyle, “Adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur. Maide suresinin 8.ayetinde şöyle denilmektedir: “Ey Müminler! Allah için Hakkı (ve haklıyı) savunan (hakimler ve yetkililer olun) ve mutlaka adalet ve hakkaniyetle şahitlikte bulunan (daima Hakkı üstün tutan ve Adil nizamı kurup korumaya çalışan) kimseler olun. (Tanık olduğunuz bir olayı olduğu gibi anlatın, yorum yapmayın, taraf tutmayın, hakimi yanıltmayın) Herhangi bir kavme (partiye, meşrebe, tarikata  veya kişiye) olan kininiz (kırgınlık ve kızgınlığınız) sakın sizi adaletsizliğe sürüklemesin! (Karar verirken his ve heyecanlarınızla değil, aklınız ve vicdanınızla davranın, İslamı’ı esas alın ve mutlaka) adil olun ki takvaya yakışan budur…. Her halde Allah’tan korkun. Çünkü O bütün yaptıklarınızdan haberdardır.) (Abdullah-Ahmet Akgül mealinden). Atatürk’ün laiklikle ilgili sözlerini hatırlamakta yarar var. Şöyle diyor: “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasti fiile dayanan, bağnazlığa kaçan hareketlerden sakınıyoruz.” “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.” “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını da temin etmiştir.” “Din gibi temiz bir duygu, politika gibi kirli oyunlara alet edilemez. Din ait olduğu yerde, temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıdır.”
Ekleme Tarihi: 13 Ocak 2024 - Cumartesi

Ayetler Işığında - Laiklik, Özgürlük ve Demokrasi

Laiklik ülke nüfusunun tümünü temsilen hizmet gören devletin her din ve inanca sahip kişiler arasında adaleti muhafaza için tarafsız olma halidir. Laiklik dinsizlik değildir, inancın ve vicdanın özgürleşmesidir. Laiklik özetle din işleriyle devlet işlerini birbirinden ayrı tutan yönetim anlayışıdır. Öncelikle şunu kabul etmemiz gerekir, devlet bir kurumdur. Kurumların dini olmaz, insanların dini olur. Bir diğer ifade ile Müslüman devlet olmaz, devletin Müslüman vatandaşları olur.

PROF. Dr. Ali Fuat Başgil “Laiklik din hürriyetini ve bundan doğan vatandaş haklarını düşmanlarına karşı korumaktır. Devlet hayatında laikliğin gayesi budur. Laik devlet din hürriyetini ve dindarı her çeşit tecavüze karşı koruyan devlettir” demektedir. Bu sayededir ki laikliğin yönetim biçimi olduğu uygar ülkelerde Müslümanlar özgürce ibadetlerini yapabilmektedirler. Atatürk’ün görüşü de bu doğrultudadır: “….din özgürlüğü ancak laiklik prensibine bağlanmakla korunabilir.” Atatürk’ün ifadesiyle “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.”

Laiklik, devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmaması, yönetimin dinler karşısında tarafsız olması demektir. Bu ifadeden çıkarılacak sonuç, devletin her vatandaşına eşit muamele yapmasıdır. Laik devlet yönetiminde vatandaşlar arasında inançları nedeniyle ayırım yapılmaz. Bu suretle yönetime hakim olan inanç sahibi çoğunluğun azınlıkta olanlara baskı yapmaları önlenmiş olur. İslamiyet bunu emreder. Dinde baskı, zorlama yoktur (Bakara 256) Gaşiye suresinin 21 ve 22. ayetlerinde de Hz. Peygambere, “Öğüt ver, çünkü sen öğüt vericisin.” “Onların üzerinde zorlayıcı değilsin” denilmektedir. Yine Rad suresinin 40. ayetinde “….sana ancak (Allah’ın emirlerini) tebliğ etmek düşer. Hesap yalnız bize aittir” ifadesi yer almaktadır.

Laikliğin olmadığı ülkede demokrasi de din özgürlüğü de yoktur. Laiklik demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bu nedenledir ki laikliğin benimsenmediği İslam devletlerinde gerçek demokrasi yoktur. Müslüman’ım diyenlerin dahi din anlayışları birbirinden farklı olabilmektedir. Algılama ve yorum farkı vardır. Eğer öyle olmasaydı Müslümanlar arasında mezhep, tarikat farkı olmazdı. Laik olmayan yönetimlerde iktidardakinin inancı ne ise diğerlerine de aynısı dayatılacaktır. Bir diğer ifade ile, “Benim dediğim gibi inanacaksın”, anlayışından kaynaklanan diktatörlük söz konusudur.

Dinler insanlara doğru yolu göstermek ve toplumsal barışı sağlamak amacını güttükleri halde siyasallaşan İslami yönetimler kendi inancını paylaşmayanlara baskı kurabilmekte, hatta bu husus savaş nedeni olabilmektedir. Tarih bunun örnekleri ile doludur. Örneğin her ikisi de Türk asıllı  oldukları halde Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki Çaldıran savaşının ana nedeni mezhep ayrılığının tetiklediği isyanlardır. Bugünlerde Suriye’de, Yemen’de, Afganistan’da, Pakistan’da aynı dram yaşanmaktadır. Taraflar “Allahü Ekber” nidalarıyla birbirlerine saldırmaktadır. Birbirlerinin camilerine bomba atacak kadar azıttıkları görülmektedir. Oysa Müslüman’ın kanı Müslüman’a haramdır. Akıllarını kullanmayan toplumlar emperyalistlerin uşağı olmaktan kurtulamıyor. Haşr suresinin 14. ayetinde işaret edildiği gibi, aklını kullanmayan toplumlarda gönül birliği olmaz. Oysa İslamiyet barış dinidir. Allah’ın emirlerine saygı, yarattıklarına sempati ile bakmak gerekir. Bireyler kendileri gibi düşünmeyenleri de Allah’ın takdiri bu yolda olduğundan, yaratılanı yaratandan dolayı hoş görüp laik düzen içinde bir arada daha mutlu yaşamanın yollarını aramalıdırlar. Din Allah’ındır (Zümer 3). İman vicdan işidir. Din adına kimse zorbalık edemez. Hiç kimse Allah’ın dinini sahiplenip, O’nun adına yargılama yapamaz. Sorgulamak yetkisi Allah’a aittir (Gaşiye 26). Hesap gününün sahibi Allah’tır (Fatiha 4).

Bir ülkede laikliğin olması için insanların farklı inanç sahiplerine hoşgörü ile bakmaları, birey olarak onların haklarını kabul etmeleri ve saygı göstermeleri gerekir. Siyasi nedenlerle birbirlerine ters düşen grupların rakiplerini din dışı göstermeye çalışarak, kendi iktidarlarını halkın nezdinde meşrulaştırma gayretleri laikliği özümseyememiş toplumlarda maalesef görülmektedir. Hesap gününün sahibi Allah’tır (Fatiha 4). Toplumu ayrıştırıcı bu tür söylemler İslam’a aykırı olduğu gibi aynı zamanda siyasete olan güvenin sarsılmasına ve ulusal birliğe zarar veren uygulamalardır. Laikliğin önemini Erdal İnönü çok güzel ifade etmiş, şöyle diyor: “Demokrasi su ise testisi laikliktir. Testi kırıldı mı bu toplumu kimse bir arada tutamaz.”

Laiklik dinin ve vicdanın özgürleştirilmesidir. Laik yönetim insanların din ve inançlarını serbestçe yaşamalarına olanak sağlar. İnanmak kalp, gönül işidir. Dolayısıyla laiklik İslamiyet’in özünde vardır. Nitekim uygulamaya dönük olarak Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in 3 Şubat 1057 tarihinde din işlerini saltanattan ayırdığı, dünyevi yönetim olan saltanatı kendisi üstlenerek, din işlerini devletten maaş alan bir imama bıraktığı, bu uygulamanın laik görüşü dünyaya yayan Fransız devrimine ışık tuttuğu ifade edilmektedir. Özetle Fransız devriminin ortaya koyduğu laiklik anlayışı İslamiyet’in özünde de vardır ve Atatürk’ün laiklik anlayışı bu temele dayanır.

Baskıdan korktuğu için Müslüman’ım demekle kişi Müslüman olmaz. Dini inanç, içsel bir biliş, özümseme halidir. “Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” atasözümüz bunun veciz ifadesidir. Paranın nerede olduğu belki öğrenilebilir ama insanın kalbinde ne olduğu bilinemez. “Dinde zorlama yoktur (Bakara 256). Dinde zorlama olmaması inanç özgürlüğüdür. Yunus suresinin 99. ayetinde yüce Allah Hz. Peygambere şöyle buyuruyor:

“Eğer senin Rabbin dileseydi, dünyada ne kadar insan varsa hepsi imana gelirdi.Ama bunu irade etmedi. Şimdi sen mi imana gelsinler diye insanları zorlayacaksın?” Kafirun suresinin 6. ayetinde şöyle deniliyor: “Sizin dininiz size, benim dinim bana!” Yine Şura suresinin 48. ayetinde  “Yüz çevirirlerse, biz seni onlara bir bekçi olarak göndermedik. Sana düşen sadece bildirmektir” ifadesi yer almaktadır. Kehf suresinin 29.ayetinde de “De ki, gerçek Rabbinizdendir. Dileyen inansın, dileyen inkar etsin” deniliyor. “…o halde sen yumuşak ve iyi davran! Hoşgörü ile hareket et!” (Hicr 85). Ali İmran suresinin 159.ayetinde Peygamberin hoşgörülü davranması övülmüş “Kaba ve kötü yürekli olsan yanından dağılıp giderler. Öyleyse kusurlarına bakma, bağışlanmalarını iste. Her konuda görüşlerini al. Bir de karar verdin mi, yalnız Allah’a güvenip dayan” denilmiştir.

Yüce Allah’ın Hz. Peygambere vermediği dinde zorlama yetkisini Müslüman yöneticilerin kullanmaya kalkmasının haklı bir açıklaması olamaz. Bu sıkça rastladığımız bir durumdur. Dinciler kendilerine yönelik bir eleştirinin haklılık payını tartışmak yerine, karşı tarafın inancının olmadığı yönünde kehanette bulunarak ya da mensubiyetini hatırlatarak, yapılan haksızlığı gizlemek, kişisel ayıplarını saklamak yoluna giderler. Ayrıca kamuoyuna hesap veremeyenlerin temsil ettikleri makamın adını öne çıkarıp, işgal ettikleri kurumun itibarını kalkan olarak kullandıklarına sıkça rastlanmaktadır.

Gerçek Müslüman aklı ve bilgisi ile hakikati bulandır. Telkin ve zorlama ile kalplere iman zerk edilemez. İman inançtır, kişinin düşünce ve iradesi ile kalbine yerleşir. Bu da aklın özgürlüğü ve özgür düşünce ile elde edilir. Kuvvet kullanarak kişiye Müslüman olduğunu söyletmek, kalben tasdik edilmedikçe hiçbir şey ifade etmez. Maide suresinin 41.ayeti bunu şu şekilde ifade eder: “Kalpleri inanmamışken, ağızlarıyla iman ettik diyenler sizi aldatmasın!” Yine Bakara suresinin 8.ayetinde “İnsanlardan inanmadıkları halde Allah’a ve ahiret gününe inandık diyenler de vardır” denilmekte, iman için kalbin tasdikinin esas olduğu teyit edilmiş olmaktadır. O halde, zorlama ile iman olmadığına göre, inanç özgür olmalıdır.

Laiklik din ile devlet işlerini birbirine karıştırmamaktır. Özgürlük de ancak laik ve demokrat ülkelerde vardır. Bugün demokrasisi gelişmiş Hristiyan Batı toplumlarında devleti yönetenler eskiden yaşadıkları din savaşlarından ders alarak husumetlerini bir kenara bırakıp bir araya gelebilmişler, birlik oluşturmuşlardır. Laiklik ilkesine uyarak insanların dinine karışmadıklarından bu ülkelerdeki Müslümanlar da serbestçe dinlerini yaşayabilmektedirler. Devletin en önemli görevi, hangi inanç grubundan olursa olsun bütün insanlara özgürce kendilerini ifade etme hürriyeti sağlamak ve bir inanç grubunun diğerleri üstünde tahakküm kurmasına müsaade etmemektir. İnsanlar arasında ayrım yapmadan, onlara eşit davranmak ancak laik ve demokratik yönetimle mümkün olur. Eşitliğin ve yardımlaşmanın önemine işaret eden Yunus Emre şöyle der: “Bölüşürsek tok oluruz, bölünürsek yok oluruz.”

Açıkladığım gibi özünde laiklik İslamiyet’le çatışıyor olmasa da bu temelde görüş birliği olmadığından, kuram olarak gerektiği gibi uygulamaya yansıtılamamıştır. Bugün dünyaya yayılmış olan laiklik anlayışı Fransız devriminin ürünüdür. Hristiyanlıkta ruhban sınıfı vardır ve geçmişte devletle iktidar mücadeleleri olmuştur. Din ve devlet işlerini birbirinden ayıran laikliğin kabul edilmesiyle bu sorun çözülmüştür. İslam dünyasında ise ruhban hayatı yoktur. Din alimleri genelde iktidarın yanında ya da emrinde olmuşlardır. İktidarlar da bu gücü elde tutarak, onların desteklerini sağlamışlardır.

Demokrasi rejimi İslam’a uyan siyasi anlayıştır, tek adam hükümranlığını reddeder. Bakara suresinin 104.ayetinde “Ey iman edenler! Peygambere “Bizi güt” demeyiniz, “Bizi gözet” deyiniz denilmesi isteniyor. Halkı sürü, kendilerini çoban gibi görmek isteyen anlayışa en güzel cevap budur. Halk özgür olmalıdır. Yöneticiler halkın olduğunu bilmeli ve hesap verebilir olmalıdır. Eğer halk yönetimin baskısından korkuyorsa orada demokrasi yoktur. İbni Haldun şöyle demiş: “Zulüm, ümranın (bayındırlığın, mutluluğun) harap oluşunun habercisidir.” Zulüm gördüğü için isyan eden ve iç savaş yaşayan toplumlarda kentlerin nasıl harabeye döndüğünü Halep örneğinde olduğu gibi, yakın komşularımızda görmekteyiz. Yönetenler hadlerini, idareciliğin kendilerine tevdi edilmiş bir emanet olduğunu bilmeli, halka saygılı olmalıdırlar. Hz. Peygamberin deyimiyle: “Dilleri ile insanları kıranları, ibadetleri temizleyemez.”

Sonuç olarak yöneticiler seçimle gelmeli, işgal ettikleri makamı seçmenlere borçlu olduklarını bilmelidirler. Yine bilmelidirler ki bu emaneti onlara veren halk, onu geri almasını da bilir. İşte bu rejimin adı demokrasi yani halk idaresidir. Zorbalıkla elde edilen iktidara saygı olmaz. Nisa suresinin 59.ayetinde “Resule, sizin seçtiğiniz hüküm ve yetki sahiplerine de itaat edin” denilmekle, kendilerine itaat edilmesi istenen yöneticilerin seçimle gelmiş olması gereğine işaret edilmiş olunmaktadır.

Kur’an’ın indirildiği tarihte Arap yarımadasında “Demokrasi” kavramı olmadığından, bunun yerine “Şura” kavramı kullanılmıştır. Şura, danışma, müşavere, herkesin görüşünü, oyunu ifade etmesi anlamındadır. Şura suresinin 38.ayerinde müminlerin dayanışma içerisinde oldukları belirtilir. Ayette “Onların işleri, aralarında danışma iledir” denilmektedir. Hz. Peygamberin Uhud savaşında düşmanı Medine’nin içinde mi dışında mı karşılamalı yönünde halkın görüşünü alması, şura uygulamasına örnektir. Kamuyu ilgilendiren bir hususta halkın oyunu belirtmek hakkını yok saymak despotluktur. Bu da İslamiyet’le bağdaşmaz. Günümüzde imamların demokrasiyi savunanına pek rastlanmaz. Çünkü onların aldığı ölçüt 1400 yıl önce yaşamış imamların görüşüdür. On dört asır önceki toplumda demokrasi yani halk idaresi hayal bile edilemeyen bir yöntemdi.

Din özgürlüğünün yani laik yönetimin olmadığı devletlerde farklı inançtaki azınlıklara, mezheplere tahammül edilmez. Oysa Kehf suresinin 29.ayetinde “De ki, hak (gerçek) Rabbinizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin” denilmekte, devamında zalimlerin azaba uğrayacakları belirtilmektedir. Yunus suresinin 108.ayetinde de “Yola gelen kendisi için gelir, sapan kendi zararına sapar” denilmektedir.

Anayasamızın 10. Maddesine göre “Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.” Anayasamızın 24.maddesiyle de “Din ve Vicdan Hürriyeti” teminat altına alınmıştır. Anılan maddeye göre “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.”

Anayasamızın değiştirilemez olduğu vurgulanan 2.maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir” denilmesine karşın ülkemizde yönetenlerle yönetilenler, seçenlerle seçilenler arasında farklı mezhep ve inançtan kaynaklanan sorunlar olabilmektedir. Kişisel haklar yönünden de tam bir eşitlik yoktur. Örneğin seçenler ile seçilenler, emeklilik, maaş ve sosyal haklar bakımından farklı yasalara tabidirler. Çocukluğumuzda söylediğimiz “İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz tümcesi mazide, Onuncu Yıl Marşında kaldı. Öğrencilik dönemim olan 1950’li yıllarda demokrasinin beşiği olan İngiltere’den dahi iyi bir rejimimizin olduğunu düşünürdüm. Çünkü bizdeki rejim monarşi değildi, lordlar, avam diye ayırım yoktu. Ancak bir ülkede haklarda tam bir eşitlik yoksa ve laiklik ilkesi benimsenmemişse yönetsel rejimin adının cumhuriyet olması adaletin tecellisi için yeterli olmuyor.

Laikliği İslam karşıtı olarak göstermek doğru değildir. Din serbest, özgür irade ile yapılan bir tercihtir. Bir şeye iman etmek, o şeyi gönül huzuru ile benimsemek ve ona içtenlikle inanmakla olur. Din ve vicdan hürriyeti bugün çağdaşlığın, medeniyetin, insan haklarının kaçınılmaz kuralları arasındadır. Din insanların kendi tercihleri ile kabul edip yaşamaları gereken bir olgudur. Zorlama ile yapılan amellerde sevap da söz konusu değildir. Çünkü amellerin ibadet niteliği kazanması için gönül hoşnutluğu ve iyi niyet gerekir.

Özgürce iradesini kullanacak insanların eğitimli ve irade sahibi olmaları da çok önemlidir. İslam dünyasının demokratik bir yönetim oluşturmakta geç kalmasının bir nedeni de eğitim düzeyinin düşük olmasıdır. Hz. Ali’ye atfen söylendiği gibi, “Zalimlerin saltanatı cahillerin omuzlarında yükselir.” Demokrasinin yerleştirilmesinde en büyük engel cehalettir. Cahil toplumlar kendilerini yönetecek bilgi ve iradeye sahip değildir. Biat kültürü sorgulamaya engeldir. Nüfusun büyük çoğunluğu fakir ve cahil olan toplumlarda iktidarlar içinde bulunulan durumun Allah’ın takdiri olduğunu ve tevekkülle karşılanması gerektiğini öğütleyerek sadaka örneği yardımlarla halkın desteğini sağlama yoluna gidilebilmektedir.

Eski ABD Başkanı John F. Kennedy şu değerlendirmede bulunuyor: “Demokrasilerde bir seçmenin cehaleti bütün halkı güvenliği için tehlikedir.” Friedrich Nietzsche de şöyle diyor: “Cahil bir toplum özgür bırakılıp, kendine bir seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır.” Gücünü cahil insanlar topluluğundan alan iktidarlar toplumu ileriye getiremez, getirmezler. Ayrıca köle düzenine alışmış fakir toplumlar kolayca satın alınabilir. Fransız filozof Jean-Jacques Rousseau (1972-1778) bu konuda şöyle diyor: “Demokratik düzen ancak, hiçbir yurttaşın ne başkasını satın alacak kadar zengin, ne kendini satacak kadar yoksul olmadığı bir toplumda mümkün olabilir.”

Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu 18 Şubat 2008 tarihli konuşmasında şöyle diyordu: “Laiklik hiçbir zaman dine karşı bir inanç ve ideoloji değil, aksine din özgürlüğünü güvence altına alan, farklı inançların barış içerisinde ve karşılıklı hoşgörü içerisinde bir arada yaşamasına imkan sağlayan bir ilkedir, yöntemdir ve mutabakattır. Din sadece belli bir kurumun değil, hepimizin ortak bağıdır. Biz hem dinimizi doğru öğrenmeyi, doğru tanımlamayı ve çağdaş dünyanın ürettiği değerlerle buluşmayı, hem de laikliği, demokrasiyi, insan haklarını bir arada, birini diğerine feda etmeksizin götürmeliyiz. Bu Atatürkçülüğün gereğidir ve bu Atatürk’ü doğru anlamamızla ilgili bir husustur.” Atatürk şöyle diyordu: “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz.

Osmanlı padişahları fethettikleri topraklarda yaşayan gayrimüslimleri din değiştirmeye zorlamamışlar, mabetlerine dokunmamışlar, itaat etmeleri şartıyla can ve mallarını güvenceye almışlardır. Asırlarca Osmanlı hakimiyetinde yaşayan Balkanlardaki halkların istek dışı, zorlama ile İslamlaştırılmaması nedeniyle dinlerini aynen muhafaza ettikleri, Osmanlı yönetimi güç kaybedince de dinsel farklılıklarını aralarında birleştirici güç olarak kullanmak suretiyle Osmanlı’ya karşı geldikleri bilinmektedir. Oysa emperyalist Batı ülkelerinin uyguladıkları politika tamamen farklı, zorlamaya dayalı ve acımasız olmuştur.

 Alphonse de Lamartine yazdığı “Osmanlı Tarihi” adlı eserinde şu mukayeseyi yapmış: “İslamiyet Osmanlıların elinde yanlış yorumlandığı için inanmaktan, itaat altına almaktan başka bir şey bilmez iken, Hristiyanlık yaptığı fetihlerde toplumu eritme ve onlara egemen olma yoluna gidiyordu. Hristiyan batının Avrupa’da Yunanlılardan ve Romalılardan Afrika’da Mısırlılardan devraldığı bu eritme ve yönetme ruhu, sürekli eylem içinde olan kendi ırklarının, Doğunun ataerkil, kahraman, yiğit, fakat zaferden sonra gevşeyen ırklarına kısa sürede üstün gelmesini sağlayacaktır.” Yazıda özetle “Hristiyan ülkeler işgal ettikleri topraklarda yaşayan halk arasında ayrılıkçı inanç ve görüşleri tahrik ederek, kendi hükümranlıklarına engel teşkil edecek güçleri etkisizleştirmekte, onlara kendi yaşama tarzlarını, dinlerini, dillerini dayatarak eritip, yönetmektedirler. Misyonerlik faaliyetleri yoluyla bugün dünyada en yaygın din Hristiyanlık olmuştur. Osmanlı devleti yaklaşık beş yüz yıl Balkanları elde tuttuğu halde halkların dinlerine, dillerine, kültürlerine karışmamış, İngiltere’nin yaptığı gibi eritme politikası uygulayarak onları sömürmemiştir.

Günümüzde laiklik sayesinde gerek yurt içinde gerekse yurt dışında insanlar inandıkları gibi dinlerini yaşama olanağını bulmuşlardır. Devletin dini adalettir. Bir diğer ifade ile herhangi bir devlet adalete uygun yönetiliyorsa o devlet İslami devlettir. Müslüman halkın, daha adil olan, adaleti sağlayan batılı ülkelere kaçışı boşuna değil! Mümtehine suresinin 8.ayetinde şöyle denilmektedir: “Allah, sizinle din konusunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve adaletli davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah, adil olanları sever.” Kur’an haksızlık edenlerin dışında kitap ehli Yahudi ve Hristiyanlarla da iyi ilişki kurulmasını istemektedir. Ankebut suresinin 46. Ayetinde “Zalim olanları hariç, kitap halkıyla en güzel bir biçimde tartışın ve “Bize indirileni onayladık ve size indirileni de onayladık. Bizim Tanrımız sizin de Tanrınız birdir. Biz sadece O’na teslim olduk” deyin.” İfadesi yer almaktadır. Başkalarının inancına hakaret betmeyin, saygılı olun (Enam 108). Ancak dininizle alay eden müşr,kleri dost edinmeyin (Maide 57).

Montesquieu şöyle diyor: “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince, o rejim mahkum olmuştur.” Fatih Sultan Mehmet “Aklı öldürürsen, ahlak da ölür. Akıl ve ahlak öldüğünde millet bölünür. Kadı’yı satın aldığın gün adalet ölür. Adaleti öldürdüğün gün Devlet de ölür” diyor. Her din ve inançtan insanlar eşit muamele görüyorsa, bu yönetim İslam’a uygundur. Saygı, sevgi ve hoşgörü İslami faziletlerdendir. Laikliğin olmadığı devletlerde, inanç bakımından azınlıkta olanlara yapılan baskılar nedeniyle huzur yoktur, çatışma vardır. Özellikle adalet duygusunu hakim kılmak gerekir. Montaigne’nin ifadesiyle, “Adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur. Maide suresinin 8.ayetinde şöyle denilmektedir:

“Ey Müminler! Allah için Hakkı (ve haklıyı) savunan (hakimler ve yetkililer olun) ve mutlaka adalet ve hakkaniyetle şahitlikte bulunan (daima Hakkı üstün tutan ve Adil nizamı kurup korumaya çalışan) kimseler olun. (Tanık olduğunuz bir olayı olduğu gibi anlatın, yorum yapmayın, taraf tutmayın, hakimi yanıltmayın) Herhangi bir kavme (partiye, meşrebe, tarikata  veya kişiye) olan kininiz (kırgınlık ve kızgınlığınız) sakın sizi adaletsizliğe sürüklemesin! (Karar verirken his ve heyecanlarınızla değil, aklınız ve vicdanınızla davranın, İslamı’ı esas alın ve mutlaka) adil olun ki takvaya yakışan budur…. Her halde Allah’tan korkun. Çünkü O bütün yaptıklarınızdan haberdardır.) (Abdullah-Ahmet Akgül mealinden).

Atatürk’ün laiklikle ilgili sözlerini hatırlamakta yarar var. Şöyle diyor: “Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sadece din işlerini millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasti fiile dayanan, bağnazlığa kaçan hareketlerden sakınıyoruz.” “Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve din hürriyeti demektir.” “Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını da temin etmiştir.” “Din gibi temiz bir duygu, politika gibi kirli oyunlara alet edilemez. Din ait olduğu yerde, temiz vicdan sahnesinde yaşanmalıdır.”

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.