Hızlı dünyaya karşı yavaş yaşam
Hızlı dünyaya karşı yavaş yaşam
Küresel ölçekte hızlanan yaşam temposu, artan tüketim alışkanlıkları ve dijitalleşmenin yarattığı baskı, son yıllarda bireyleri "slow living", "tiny house" ve "dijital minimalizm" gibi daha sade, yavaş ve bilinçli yaşam arayışlarına yöneltti.
İSTANBUL (AA) - Anadolu Ajansının (AA) dünya çapında son zamanlarda rağbet gören alternatif yaşam tarzı arayışlarını, psikolog, bu tarzı benimseyenler ve uzaktan çalışma uzmanıyla yaptığı röportajlarla ele aldığı üç bölümlük "ALTERNATİF YAŞAM ARAYIŞLARI" başlıklı dosya haberinin ilk bölümünde bu kavramların kökeni, anlamı ve neden popüler olduğu incelendi.
Küresel ölçekte hızlanan yaşam temposu, artan tüketim alışkanlıkları ve kent yaşamının getirdiği stres, son yıllarda "slow living", "tiny house" ve "dijital minimalizm" gibi alternatif yaşam tarzı akımlarının yaygınlaşmasına yol açtı.
Daha sade, yavaş ve bilinçli bir yaşamı merkeze alan bu eğilimler, başta Avrupa ve Kuzey Amerika bölgesi olmak üzere birçok ülkede geniş kitleler tarafından benimsenirken, Türkiye'de de özellikle büyükşehirlerde yaşayan bireyler arasında ilgi görmeye başladı.
Yavaş yemekten yavaş yaşam tarzına"Slow living" anlayışı, modern toplumun hızlı tempolu, seri üretim ve koşturmacaya dayalı doğasına karşı kültürel bir başkaldırı olarak 1980'li yıllarda İtalya'da ortaya çıktı. 1986'da Roma'daki İspanyol Merdivenleri yakınlarında bir fast-food zincirinin açılmasına karşı bir protestodan doğan "slow living", zamanla yalnızca yeme-içme alışkanlıklarını değil, çalışma düzeninden sosyal ilişkilere kadar günlük yaşamın birçok alanını kapsayan bir yaşam felsefesine dönüştü.
Bugün bu yaklaşım, yoğun iş temposu ve şehir hayatından uzaklaşmak isteyen bireyler için bir alternatif yaşam olarak öne çıkıyor.
Avrupa'da "slow living" anlayışı, yalnızca bireysel tercih değil, ülkelerin kültürel kodlarıyla da iç içe geçmiş durumda. Danimarka’da "hygge" kavramı, sade ve sıcak bir yaşamı; İsveç’te "lagom", aşırılıklardan uzak, dengeli olmayı ifade ediyor.
Hollanda’da "niksen" adı verilen yaklaşım, hiçbir şey yapmadan geçirilen zamanın suçluluk yaratmaması gerektiğini savunurken, Norveç’te "friluftsliv" kavramı doğayla iç içe olmayı ruh sağlığının temel unsurlarından biri olarak görüyor.
Alternatif yaşam arayışının bir diğer örneği ise "tiny house" akımı. Bu minimalist yaşam tarzı, şehirden uzakta küçük ve çoğunlukla taşınabilir ahşap evlerde yaşamayı esas alıyor. ABD’de 2000’li yılların başında yaygınlaşan bu hareket, özellikle 2008 ekonomik krizinin ardından düşük maliyetli konut arayışlarının artmasıyla daha görünür hale geldi. Daha az alan, daha az eşya ve daha düşük gider anlayışına dayanan bu tercih, çevre dostu ve sürdürülebilir bir yaşam tarzı olarak öne çıkıyor.
"Dijital minimalizm" ise teknolojinin tamamen reddedilmesini değil, daha bilinçli ve sınırlı kullanılmasını savunuyor. Akıllı telefonlar, sosyal medya ve dijital içeriklerin günlük yaşamda kapladığı alanın artmasıyla birlikte bireyler ekran sürelerini azaltmaya ve dijital alışkanlıklarını yeniden düzenlemeye yöneliyor.
Ekonomik, psikolojik ve çevresel faktörler etkiliUzmanlar, bu yaşam tarzlarının yükselişinde ekonomik, psikolojik ve çevresel faktörlerin etkili olduğunu belirtiyor.
Uzman İş ve Örgüt Psikoloğu Nil Madi, modern çalışma hayatının bireylerde yoğun bir stres ve yetişememe duygusu yarattığını belirterek, "İş hayatında çok fazla bildirimlerin olması, sürekli bir yetişememe hissi, stresin fazla olması, baskının fazla olması... Evden çalışmada da sürekli 7-24 online olma gibi durumlardan kaynaklı olarak artık insanlarda bir bıkkınlık, bir anlam arayışı ve farklılık ihtiyacı söz konusu." ifadelerini kullandı.
Madi, özellikle beyaz yakalı çalışanlarda böyle bir trendin söz konusu olduğuna dikkati çekti.
Bu akımların özellikle genç kuşaklar arasında daha fazla ilgi gördüğünü vurgulayan Madi’ye göre, bu eğilime en fazla yönelen kesim ise Y kuşağı.
Madi, "Benim gözlemimi sorarsanız Y kuşağı. Z kuşağının da isteği var ama henüz finansal açıdan birtakım doyuma ulaşamamış kitle fazla olduğu için ağırlık Y kuşağında." ifadesini kullandı.
Salgının etkisi de büyükÖzellikle Kovid-19 salgını sonrası dönemde dijitalleşmenin hızlanmasıyla birlikte uzaktan çalışan bireylerin günün her anında ulaşılabilir olması adeta zorunlu hale geldi. Çalışma saatlerinin belirsizleşmesi, dinlenmenin dahi uygulamalar ve veriler üzerinden ölçülmesi, tükenmişlik hissini artırdı. "Slow living" akımı ise bu sürekli hız ve üretkenlik baskısına karşı da bilinçli bir yavaşlama ve sadeleşme arayışı olarak öne çıkıyor.
Öyle ki Happy Work Studio Kurucusu Mine Dedekoca, alternatif yaşam arayışlarının iş dünyasındaki dönüşümle yakından bağlantılı olduğunu söyledi.
Dedekoca, "Pandemiden sonra uzaktan çalışmayı deneyimleyen ve bunun başarılı olduğunu gören şirketler bunu artırmaya başladı." dedi.
Uzaktan ve esnek çalışma modellerinin bu yaşam tarzına olanak sağladığını kaydeden Dedekoca, "Bu çalışma biçimleri kişileri esnek hale getirip seyahat etmelerine ve farklı yerlerden çalışmalarına imkan sağlıyor." diye konuştu.
Madi de söz konusu eğilimin özellikle pandemi sonrasında daha görünür hale geldiğini belirterek, "Pandemiyle beraber insanlar evlerinde oturdular. Evlerinde oturunca biraz daha kendilerini sorguladılar. Öz farkındalıkları arttı, 'Ne istiyorum, ne istemiyorum?' şeklinde soruları sormaya başladılar." ifadelerine yer verdi.
"Slow living" eşittir az çalışma değilÖte yandan, Dedekoca’ya göre "slow living" yaklaşımı çoğu zaman yanlış anlaşılabiliyor.
Dedekoca bunu, "Uzaktan çalıştığımız zaman çalışmıyor değiliz. Uzaktan çalışmak, gezerek çalışmak ya da çalışmamak değildir." sözleriyle açıkladı.
Evden çalışmanın performansı düşürmediğine dikkati çeken Dedekoca, “İnsanlar ofisteyken çalışıyor, evdeyken çalışmıyor değil. Ofiste zannedilmesin ki herkes 8 saat boyunca çalışıyor.” değerlendirmesini yaptı.
OECD verileri de Dedekoca'nın bu ifadesini destekler nitelikte. Birçok Avrupa ülkesi daha kısa çalışma saatlerine rağmen yüksek verimlilik oranlarını koruyor.
"Dijital minimalizm" ekran süresini azaltmayı amaçlıyor"Dijital minimalizm" de özellikle gençler arasında yaygınlaşan bir eğilim olarak dikkati çekiyor. Sosyal medya detoksları, bildirim kapatma uygulamaları ve ekran süresini sınırlandırmaya yönelik farkındalık çalışmaları bu eğilimin yansımaları olarak öne çıkıyor.
Madi’ye göre "dijital detoks" tamamen teknolojiden uzaklaşmak anlamına gelmiyor. Madi, buna ilişkin, "Detokstan ziyade sosyal medyada ya da dijital alanda geçirdiğimiz süreyi azaltmanın etkisi daha fazla." ifadelerini kullandı.
Ancak "slow living" eleştirileri de azımsanacak kadar değil. Bu yaşam biçiminin çoğu zaman ekonomik olarak ayrıcalıklı kesimler üzerinden görünür olduğu, sosyal medyada estetik bir “yaşam tarzı vitrini”ne dönüştüğü de sıkça dile getiriliyor.
Madi, "Zaten bunu yapanlar genellikle gerçekten hem sosyoekonomik seviye olarak hem kazanç olarak, öz farkında olarak birazcık daha orta ve üst segment diyebilirim." dedi.
Kalıcı bir dönüşüm mü, geçici bir trend mi?Alternatif yaşam tarzlarının kalıcılığına ilişkin görüşler de farklılık gösteriyor. Bazı uzmanlar, ekonomik belirsizlikler ve çevresel sorunların devam etmesi halinde bu eğilimlerin uzun vadede daha geniş kesimler tarafından benimsenebileceğini ifade ediyor. Buna karşın bu akımların belirli bir sosyo-ekonomik kesimle sınırlı kalabileceğini ve zamanla etkisini yitirebileceğini savunanlar da bulunuyor.
Psikolog Madi, bu durumu, "Trendler sürecek diye bir şey yok. 'Tiny house'ta yaşayanlar da olacak, 'slow living' tarzında yaşayanlar da olacak ama bunun çok yaygın olacağını düşünmüyorum." ifadeleriyle açıklarken, Dedekoca, "Bu kesinlikle kalıcı bir dönüşüm. İnsanoğlu bu hızdan yorgun." şeklinde yorumluyor.
Dünyada giderek yaygınlaşan bu akımların Türkiye’de nasıl bir karşılık bulacağı ve kalıcı bir yaşam biçimine dönüşüp dönüşmeyeceği ise gelecek yıllarda daha net şekilde görülecek.
Muhabir: Muhammet Tarhan
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
